25 Ağustos 2014 Pazartesi

Sevgili Insan Kaynakları...

‘Bir klinik psikolog olduğunda göreceğin saygıyla, İnsan Kaynakları çalışanı olduğunda göreceğin saygının arasındaki farkı düşün. İkincisinde belki de hiç olmayacak bile.’
...

2011 yılının Ocak ayında söylenmişti bu söz. O zamanlarki erkek arkadaşımın ablası tarafından…
Belki o sıra hiç dinlemiyor gibi gözüküyordum ama hiçbir zaman unutmadım aslında. Nerede ve nasıl söylendiğini, neden söylendiğini ve bende nasıl bir iz bıraktığını hiçbir zaman unutmadım.

Aslında bu konu, pozisyonlara ve unvanlara göre saygının nasıl değiştiğini anlatabileceğim bir yazının girişi olabilirdi. Ama bu sefer böyle yapmayacağım – tamamen İnsan Kaynakları çalışanları için yazacağım, günün sonunda stajımla beraber yaklaşık 3 senemi ben de bu alanda geçirdiğim için.

Evet, yukarıdaki söz söylendikten birkaç gün sonra yüksek lisans eğitimimi bırakmaya karar verdim, isteyerek verdiğim bir karar değildi, sadece o zamanki şartlar bunu gerektirmişti. 
Çirkin bir sözdü bu, ama haklılık payı vardı maalesef. Daha o zamandan 2 yıl önce bir yapı fuarında turuncu tulumum içinde hosteslik yaparken nasıl küçümseyici gözlerle bakıldığını hala çok net hatırlıyorum, ama o kıyafetlerden çıkıp kendimi sadece ‘Boğaziçi’nde psikoloji okuyorum’ diye tanıtmak dikkatleri üzerime çekmeye yetiyordu o ortamda. Maalesef durum böyleydi. Hala böyle aslında ve bunu hepimiz biliyoruz. Sırf bu yüzden kendi okulumdan kaç arkadaşımın kendim de dâhil nerede okuyorsun sorusuna utanarak cevap verdiğini biliyorum; daha az bilindik okullarda okuyan arkadaşlarımın ise tam tersi sebepten dolayı utanarak cevap vermemesi var bir de… İş hayatında da durum değişmiyor, yabancı büyük bir şirkette çalışıyorsan başka türlü yaklaşırlar sana genelde. İşini sorarlar, unvanını sorarlar, hatta maaşını da sormak isterler ama o noktada biraz daha hassas davranıyorlar neyse ki.
Gelelim İnsan Kaynakları’na…
-Nerede çalışıyorsun?
-İnsan Kaynakları’nda çalışıyorum, birkaç ay sonra ayrılıyorum ama.
-Aa, niye?
-Kendi alanımla ilgili bir iş yapacağım.
-Aman iyi yapmışsın İK’yı bırakmakla.
-Niye ki?

Cevap gelmez pek buna, yuvarlak konuşmalar döner durur. Bir nevi vasıfsız eleman gibi görenler vardır mesela İK’yı, herhangi bir uzmanlık gerektirmez çünkü. Hâlbuki yine hangi bölümü okursan oku yapabileceğin bir iş olan ‘satış’çıların her şirkette el üstünde tutulduğu herkes tarafından bilinir.
Gereksiz operasyonel işler yaparlar kimilerine göre, gerçekten şirket için faydalı bir şey çıkmaz onlardan. Kimisi için çok saçma bile olsa her türlü şikâyetini iletebileceğin bir yerdir orası, zira ne iş yaptıkları hiçbir zaman belli değildir. Mesela bir keresinde bana çöp kutularıyla ilgili saçma bir soru gelmişti, şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilememiştim. 
İlk işimde biraz daha güzeldi yine de her şey, güzel bir takımdık - beni her zaman çok destekleyen bir ekibin içindeydim, şirket genelinde pozitif bir ortam vardı ve bir şeyler daha rahat konuşuluyordu. Yine de yahu siz bütün gün burada oturup ne yapıyorsunuz sorusu geliyordu ara ara. Sormak suç değil tabii ki, gerçekten merak ediyor ve öğrenmek için soruyorsanız ne ala! Ama içinde bir alay varsa, diyecek bir şey yok.
İK’cı olarak ikinci çalıştığım yer, çok tatlı müdürüm ve takım arkadaşlarımı bir kenara koyarsak bir faciaydı. Daha oraya başlamadan sözler gelmeye başlamıştı – İK ne yapıyor ki bir de fazladan bir kişi daha alıyorlar? Oysaki bırakın bir kişiyi, en az üç kişi daha alınması gerekiyordu oraya. Sebebi ise yurtdışından gelen çok zaman alan bir takım uzun işlerdi. Sırf onları yetiştirebilmek için sürekli gecelere kadar çalışıyordum, ama tabii şirketin diğer çalışanlarına göre işe yaramazın tekiydim. Bir pazarlamacının aldığı saygının onda biri bize gelmiyordu. Tabii ki bunları içimde tutmadım, her zaman her yerde paylaştım, iş arkadaşlarıma da söyledim, genel müdüre de ve hatta çıkış görüşmesinde yurtdışındaki HR VP’ye de. Kabul etmedi birçoğu…
Psikolojide ‘kendi kendini gerçekleştiren kehanet’ (self-fulfilling prophecy) denilen bir şey vardır; bir yerden sonra gerçek olduğuna inanılan şeylerin gerçekleşmesidir. Resmen bunu yaşatmalarına az kalmıştı, 'ben kimim ki' cümleleri her an ağzımdan çıkacak gibiydi.
Bunlar gayet şahsi deneyimlerim günün sonunda, ama çoğu şirkette bu tarz durumların yaşandığını biliyorum - ve sadece İK için söylemiyorum tabii ki. Unutmadan, bir de diğer taraftan bakarsak, sırf mesleğinden, pozisyonundan dolayı inanılmaz bir saygı görmeyi bekleyen insanlar da var tabii. Onlara ne desek az zaten.
Sanırım bitti. 
İsyanlarım şimdilik bu kadar... :)


Minik not: Kimse üstüne alınmasın bu yazıdan, ya da ben on senedir bu alanda çalışıyorum ve kesinlikle size katılmıyorum da demeyin zira gayet kişisel bir yazı olduğu oldukça aşikâr. Her şirketin, her insanın böyle bir yaklaşımının olmadığının kesinlikle farkındayım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder