26 Temmuz 2016 Salı

Duygusuzluk Kazandırıyor…

Gerçekten öyle mi acaba? Duygunun olduğu yerde daha mı hassas oluyoruz? Daha kırılgan, daha naif, daha mantık dışı, daha başarısız ve tüm bunlardan dolayı daha mutsuz…

‘Duygusal’ kelimesi çok mu zayıf bir karakteri temsil ediyor gerçekten? Hele özel sektörde hiç olmaması gereken bir kavram mı duygusallık…

Aşkla bağlanacağımız bir işi, para kazanmak adına gerçek iş haline getirmek aslında yine bir kısır döngü mü oluşturuyor yoksa? Yine mutsuzluk, yine bitmeyen dertler, şikâyetler…

--

Bilgi verme amaçlı bir yazı olmadı bu. Sadece düşünmek üzerine kurulu.

Çoğumuzun artık yapmadığı bir şey bu, sonuca varmayacak, netlik kazandırmayacak ya da hap gibi bize iyi gelmeyecek, pratiğe dökeceğimiz bir destek sağlamayacaksa konuşmuyoruz artık bazı şeyleri. Özellikle iş hayatı ile ilgili olunca.

Hayır, bu yazı sadece üzerinde durup düşünmekle ilgili.

Herkesin kendi doğrusunun olduğu bir toplumda, farklı kişilerin bir araya gelip tartışmasız, kavgasız düşünmesi hiç de kolay değil ama. Hele ki bir plazanın içinde daha da zor.

Kimi şirketler ‘Profesyonel Yaşamda Duygu Yönetimi’ adı altında seminerler düzenlemek istiyor çalışanlarına. Çünkü bunun önemli olduğuna inanıyorlar ve çalışanlarına yardımcı olmak istiyorlar.

Kimileri duygu kelimesini dahi kullanmak istemiyor, çünkü yaptıkları iş gereği duygularını arka plana atmaları gerekiyor ve bir anda ‘duygu’lu bir şey yapmalarının tüm dengeyi bozacağına inanıyorlar.

Kimileri ise özel sektörün getirdiği iş yükünü ve stresini çalışanlarına dayatmak zorunda kalıp, sonra da duygu yönetimiyle ilgili destekte bulunmalarının dalga geçmek gibi algılanacağından korkuyorlar.

Hepsi de kendi içinde o kadar haklı ki…

Haklı olmadıkları konu ise duygu yönetiminin, stres yönetiminin anlamlarının ne oldukları ile ilgili.

--

Bazen sadece insan olduğumuzu unutuyoruz. Kanser olan bir arkadaşımızın haberini aldığımızda nasıl üzülüyorsak ve bu nasıl normal karşılanıyorsa, iş yerinde yöneticimizin bize saygısız davrandığı zaman sinirlenmemizin de o kadar normal olabileceğini göremiyoruz.

Ama çoğu kişiye göre öfkelenmek hemen aksiyona dönüşen bir şeydi; vurmak gibi, bağırmak gibi, ya da bir şeyleri parçalamak…

Mutlu ve huzurlu olmanın ne demek olduğunu unutuyoruz. Ve farklı şartlar altında dahi aslında bu ikisine de sahip olacağımızı unutuyoruz.

Kendi seçtiğimiz bir yolda, acınası bir hale bürünüp sistem köleliği algısını büyüttükçe büyütüyoruz.

--

Örgütsel psikolog olarak ben ve benim gibi düşündüğünü bildiğim arkadaşlarım işte tam da bu noktada yapılacak bir şeylerin olduğunu biliyoruz.

Ve daha fazla öğrenerek, daha fazla çalışarak, araştırarak daha net bir şekilde bunun ne olduğunu görmeye çalışıyoruz.

Ama olayın sadece iş hayatıyla sınırlı olmadığını da biliyoruz. Sadece iş yerinde duygularımızı kısıtlamıyoruz mesela; hiç istemesek bile bayramda dedemizi ziyarete giderken neşeli görünmeye çalışıyoruz belki, kişiliğini sevmediğiniz bir kişiyle aynı ortamda olsak bile saygılı davranmayı bırakmıyoruz, güzellik yarışmasında 3. olduğumuzda ağlamamaya çalışıyoruz 1. olmadığımız için… 

Tek fark bunları para için yapmıyoruz, işimiz gereği yapmıyoruz.

Ama işin içine girince içsel motivasyonumuz kayboluyor genelde, ve bu yüzden hep daha fazlasını, daha iyisini istiyor, bir türlü memnun olamıyor, tükettikçe tüketiyor ve işte tam da bu noktada yavaş yavaş kapitalizmin dünyasına girmiş oluyoruz.

Yani gerçekten duygusuzluk kazandırıyor mu o halde?

Bu bizi insanlıktan daha da uzaklaştırmaz mı? İçsel motivasyonlarımızdan, değerlerimizden, inançlarımızdan…

Sadece bunların farkında olmak bile yetiyor genelde aslında. İşimizi neden yaptığımızı, neyini sevdiğimizi, beraber çalıştığımız ve iyi anlaştığımız kişileri unutmamak...

--

Bilgi verme amaçlı bir yazı olmadı bu. Sadece düşünmek üzerine kurulu.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder