27 Aralık 2016 Salı

‘9-6’nın doğumu ve ölümü…

Çok eski zamanlarda çalışmanın çok farklı bir anlamı vardı. Yaşamak için, iyi bir şekilde yaşamak değil gerçek anlamıyla yaşamak için çalışırdı insanlar. Avlanırlardı, toplarlardı, toprakla uğraşırlardı…

Sonra hepimizin çok iyi bildiği o devasa sanayi devrimi geldi. Elimizde ışık da var artık bir de. Hal böyle olunca çalışmak için zamanın önemi kalmadı ve sürekli daha çok, daha çok büyümek ve gelişmek, üretmek için daha çok insan gece gündüz, yaz kış çalışmaya başladı. Çalışma günü ve saatinin ucu bucağı yoktu o zamanlar. 

Fakat sonra, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra işler değişti. ‘İnsan hakları’ denilen şey çıktı. Belli yasalar çıkmaya başladı. Bir çok alanda standardizasyon yapılmaya başlandı.

Ve işte sonunda haftalık çalışma saatleri ortaya çıktı. Dünyanın çoğu yerinde (aslında daha çok Amerika ve Avrupa’da) 40-45 saatlik sınırlar koyuldu. Ama bu her yerde geçerli olmadı tabii. Bir kere böylesi yasal olan ülkelerde bile çoğu şirket çaktırmadan insanları çok daha fazla çalıştırmaya devam etti. İşin kötü yanı para kazanma derdine, yani gerçekten ilk insanlar gibi yaşayabilmek için para kazanma derdine düşen insanlar çok düşük ücretlerle bu tarz yerlerde çalışmayı kabullenmek zorunda kaldılar. Çünkü yeni dünyada artık insan gibi yaşamak demek bir miktar da olsa para kazanabilmek demekti. Hadi bunu geçelim şimdilik. Bambaşka ülkelerin bambaşka yasaları oluşmaya başladı bu haftalık çalışma saatiyle ilgili. Fransa 35 saat yaparken, Kuzey Kore 112 saat yaptı mesela. Almanya’nın bir aralar 26 saatti, şu an nasıl bilmiyorum.

Biz yine daha aşina olduğumuz 40-45 saate geri dönelim şimdilik ve bu kapsam altında çalıştığımız 9-6 saatlerine bir bakalım. Neden 9-6 (ya da 8-5 ve türevleri işte) acaba? Çok düşünmeye gerek yok biliyorum, bir biyolojik saatimiz var, o saate göre belli zamanların çalışma için daha verimli olduğuna inanılıyor – bir de işin içine aydınlık/karanlık zamanlar girince en kullanışlı çalışma saatleri olarak bunlar ortaya çıkmış. Tabii burada yine tartışalacak çok fazla şey var; mesela vardiyalı çalışanlar, gece taksi kullananlar, sabahçı insanlar ve gececi insanlar, farklı sosyal hayatlar, farklı sorumluluklar, farklı ulaşım türleri… 1001 farklı durum içeren bir dünya için standart saatlerin olması bir yerden sonra artık çalışanları mutsuz etmeye başladı. Ve önceden bahsettiğim gelişen teknolojinin de bu mutsuzluğu tetiklediği oldukça aşikar.

Velhasıl, beyaz yaka tipi dediğimiz işlerde artık trend daha az çalışma saatleri…

Az darken yanlış anlaşılmasın, belki çalışma kavramı çok değişti ama teknolojiyle birlikte aslında iş hayatımızın her alanine ve her anına girmiş oldu. Daha az dediğim şey dört duvarla kaplı depresif ofislerde geçirilen zaman aslında.

Ve esnek çalışma dediğimiz kavram da böylece ortaya çıktı işte. Bugünlerde esnek çalışma konusunda çok güçlü bir çıkış yapan şirket var, hem de bir banka. ING Bank, haftada 2 gün evden (tabii bu istersen café olur, istesen sahil sen seç artık) çalışma, haftanın 5 günü esnek mesai saatlerini belirleme, eğlenceli ve dinamik çalışma ortamı, smart casual kıyafet, esnek kariyer (yani şirket içi pozisyon değişimleri), karne izni gibi sıralanabilecek bir çok imkan sunan bir banka. Bir de İstanbul dışına gidip, müşteri yüzü görmeyen ama yine de takım elbiseli, kravatlı işe gitmek zorunda kalan bankacılar aynı ülkede.

Giderek dafa fazla şirket bu akıma kapılmaya başladı ve çok da güzel oldu. Ama bu esnek çalışma denilen şeyi çok yanlış anlayan işverenler de çıktı tabii ortaya. Çalışana güzellik sunayım darken bir yandan kendi haklarını da gözeterek ‘ama biz esnek çalışıyoruz’ diyip, zamansız bildirimlerle geceleri ve hafta sonlarını, tatilleri kapatan şirketler ortaya çıkmaya başladı. Pek tabii işi gereği bu tarz çalışan çok fazla yer var, onlara sözüm yok. Yine de esneklik kavramı biraz tehlikeli gözükmüyor da değil yeri geldiğinde.

Bir de bunu yazılıda uygulayan ve gerçekte aslında çok da içine sinmediği için çalışanların rahat bir şekilde bu haklarını kullanamadığı anlamsız şirketler de var. Buna hiç yanaşmayan şirketler de var.

Neden diye soruyorsun bu insanlara? Mesela diyorlar ki, müdürler çok emin olamıyorlar çalışanlarının çalışıp çalışmadığından. Yani güven eksikliği var. Ülkece en büyük problemlerimizden biri bu galiba. Ofiste, gözünün önünde 9 saatini geçirdiğinden nasıl emin olabiliyorlar bilmiyorum. Verdiğin işi üstlenip hakkıyla yapıyorsa mekanın ne önemi var ki? Aynı ofiste haftanın 5 günü geçirip, hafta sonu nasıl bir hobiyle uğraştığını bilmeyecek kadar uzaksan bir çalışana, bu şekilde nasıl güven oluşturabilirsin ki? Neden başka zamanda ve şartlar altında, başka insanlarla oluşturuan yasalara, geleneğe devam etmek zorunda hissediyorsun ki?

Neden değişime sürekli kapalıyız? Neden en azından denemiyoruz?

Neden denemiyorsunuz?

Kuşkuyla yaklaşıyor ve neler olacağını kestiremiyorsanız, pek sevgili şirketler, o halde pilot çalışmayla başlayabilirsiniz. Evet, 9-6 ölüyor, ölmeli… Ve sizin bununla ilgili bir aksiyon planınız olmalı. Bir strateji çalışmasıyla işe koyulabilirsiniz. Küçük bir ekiple kısa bir sure için deneme sürüşü yaparsınız sonra. Süregelen iletişim ve disiplinin bozulmaması adına tüm yöneticilere eğitim verebilirsiniz.

Çünkü bunu uygulayan yerler çok faydasını görmüş – belki arada pürüzler çıkmıştır, ama uzun vadede daha sağlıklı bir çalışma kültürü oluşuyorsa eğer, kesinlikle denemeye değer. Mesela işveren markasının çok büyük değer kazanması, turnover oranının düşmesi, daha az hastalık izni/yıllık izin, daha yüksek iş tatmini, okumak/eğitim görmek/hobiyle ilgilenmek isteyenler için daha fazla zaman, çocuklara daha fazla vakit ayırabilmek, hele İstanbul için düşünürsek 2-3 saat trafiği çekmek zorunda kalmamak….

Yani daha iyi yaşamak….

4 yorum:

  1. Bir arkadaşım, iddiasına göre dünyanın en büyük sunta fabrikalarından birine sahip olan şirket sahibine işi daha verimli hale getirecek, işi re-design edip herkes için daha uygun bir iş ortamı sağlayacak uzmanları önerdiğinde, "bir de onlara mi para vereceğiz!" cevabını almış. Ben de sık sık duyuyorum işverenlerin ağzından "çalışan çalışır; çalışmayan çeker gider, işçi mi yok" lafını. Sanırım burada ilgili alanı tanıtmak ve verimliliğin nasıl değiştiğini göstermek, bu tip işverenlerin bu kadar sığ bir açıdan bakmamalarını sağlayabilir. Hele Türkiye gibi bir ülkede bu tip insanların daha da bilinçlendirilmeleri şart -Çünkü bırakın denemeyi, değişiklik kelimesine bile tahammülleri yok-.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok haklısın Melih, maalesef hem Türkiye'de hem de başka ülkelerde bu zihniyette çok insan var...

      Sil
  2. Sibelcim, cok güzel bir yazı olmus. Keske kısa zamanda bu bilinç düzeyine erişebilsek.
    Konuştukça, dillendirdikçe onları da düşündürteceğiz.

    Ellerine saglık..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım çok teşekkür ederim, çok sevindim :)

      Sil