3 Ekim 2017 Salı

'Çalışan Psikolojisi' Sohbetleri #3


Ali Rıza Ersoy

Uzun süre ara vermek zorunda kalmıştım sohbetlere, neyseki sahalara geri dönebildim.

Bu ayki sohbet, Ali Rıza Ersoy ile gerçekleşti; kendisi 32 yıllık Siemens yolcuğundan sonra geçtiğimiz cuma günü Genel Müdür Yardımcısı olarak ayrıldı ve aile şirketlerini kurdu. İkinci baharının ilk gününde yaptık söyleşimizi...

Çok da keyifli geçti ve elbette böyle geçmesinin başlıca sebebi Ali Bey'in oldukça eğlenceli ve pozitif yaklaşımıydı. Kendisine buradan tekrardan çok teşekkür ederim bana zaman ayırdığı için.

  • Ali bey, öncelikle kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?
Zevkle. Öncelikle bu davet için teşekkür ederim. Bu görüşme için çok çaba sarf ettiğini biliyorum ve kutluyorum seni bu azminden dolayı. Ve işte sonunda ikinci baharımın bu ilk gününde buluştuk, teşekkür ederim tekrardan. (Gerçekten özel bir günde yakaladım kendisini, ben de buluştuğumuz gün öğrendim J)
1957 Aydın – Koçarlı doğumluyum, köy çocuğuyum yani. Arkasından Tarsus Amerikan Koleji, sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Elektronik Fakültesi’nden mezuniyet ve sonrasında da master yapmak için gidip ama mecburen tüm üniversiteyi orada okumak zorunda kalarak Viyana Teknik Üniversitesi’ni de ikinci üniversite olarak bitirmek var hayatımda. Üniversite orada aslında yan ürün gibi oldu tabii, asıl ürün üniversitede asistan olarak çalışmamdı.
Türkiye’ye döndüm ve Siemens’e katıldım ve 32 sene sonra geçtiğimiz Cuma itibariyle Siemens’ten de mezun oldum.
  • Hayırlı olsun öncelikle Ali Bey, yeni projenizi konuşmamızın sonuna bırakalım o halde, güzel bir kapanış olur. Şimdi hızlıca bloğumun da asıl konusu olan çalışan psikolojisine girmek istiyorum zira siz bu konuya oldukça aşina birisiniz, onu da biliyorum. Bir süredir üzerinde çalıştığınız bir kitabınız var, tükenmişlikle ilgili – nasıl gidiyor çalışmanız?
Önce nasıl oluştuğunu anlatayım. 2006 yılıydı, Siemens Business Solutions şirketine Genel Müdür olarak atanmıştım ve şirkette karlılık sorunu vardı. Özetle şöyle bir durum vardı; 1800 kişilik bir şirketti ve Almanya’daki merkezimiz Türkiye’de bu işe devam edip etmemek konusunda karar almaya çalışıyordu. Biz de 1800 kişini işsiz kalmaması adına tüm gücümüzle çalıştık tabii ama bu çalışmayı biraz abarttık. Ben 3 ay kadar cumartesi-pazar hariç her gün şirkette kaldım, akşamları orada yatıyordum. 3. ay sonunda arkadaşlarla yaptığımız çalışmalar sonucunda 19 yöneticiden 18’iyle ayrılmak durumunda kaldık. Çok radikal bir değişimdi, çok yıprandık. Ve bu yıpranma bir yerden sonra yavaş yavaş beni etkilemeye başladı; mesela toplantılarda karar alamamaya başladım, konsantre olamamaya başladım. Asıl önemlisi de hayattan zevk almayı bırakmak, dışarı çıkmak istememek, hayallerin ve beklentilerin neredeyse sıfırlanması, hedefsizlik gibi tipik sonradan öğrendiğimiz depresif belirtiler göstermeye başladım ama teşhis koyamıyordum. Çok yakın tanıdığım bir psikiyatriste gittim, ve onlar çok hızlı teşhis koyuyorlar zaten. Business Burnout kavramıyla öyle tanıştım. Yoğun bir ilaç tedavisi başladı ve düzenli psikiyatriste gitmeye başladım. İlk 4-5 gün ilaçların etkisiyle hep uyudum, hiç böyle bir şey deneyimlememiştim. Sonra hayat tekrar normalize olmaya başladı ve yavaş yavaş kendime geldiğimi hissettim. 3 ay sonunda bir şey kalmamıştı. Ama tabii sonrasında da psikolojik tedavi başladı, yaklaşık 20 hafta psikoloğa koşarak gittim.

Bu dönemler geçtikten sonra üzerinde çok düşündüm tabii. Tükenmişlik Sendromu nedir diye çok merak ettim ve sürekli okumaya başladım ama o zamanlar Türkçe kaynak çok yoktu. Bir de sağlıklı yaşamla ilgili de çok araştırmaya başladım – beslenme, yoga, pilates, spor, uyku herşeyle ilgili hep okudum ve artık bir yerden sonra bunları yazayım da paylaşayım istedim, bir şekilde destek olmak istedim başkalarına da. Kendi başımdan geçenleri yazmaya başladım. Ama eşim kitap çıkartmamı o dönem çok istemedi, iş hayatında önümüzde bir 10 yılımız daha var dedi ve profesyonel algı anlamında nasıl bir etkisi olacağı üzerinde emin olamıyordu. Dolayısıyla deşifre etmedim, ama artık ikinci baharımın bu ilk gününde bence deşifre edebilirim J

Yüksek ihtimalle önümüzdeki 3-4 y içinde çıkar gibi gözüküyor kitap da.
  • Peki, Ali Bey, sizce tükenmişlik yaşayan çalışan sayısında artış var mı?
Kesinlikle.
  • Neden peki? Yeni nesillerde mi bir kırılganlık var yoksa sistem mi giderek kötüleşiyor ya da başka bir şey mi?
Şu an ki düzen, vahşi kapitalizm. İnsanoğlunun evrimine bakarsak, hiçbir zaman günde 10 saat beyni zorlamak, 80 tane işle ilgili kurşun yemek – müşteri şikâyetleri, patron şikâyetleri, hiçbir şeye yetişememe sendromu, maillerin yağması, tüm sosyal medyadan ayrı mesajlar, hele ki teknolojinin gelişmesiyle iyice yetişememe - hepimizi çok etkiliyor, yerel ve uluslararası rekabet gittikçe daha da çok acımasızlaşıyor, alkole ya da ilaçlara sarılıyoruz, İstanbul gibi metropollerde ulaşım perişan ediyor, kendimize hiç zaman ayıramıyoruz, parasal kaynaklarımız çoğu aman yetmiyor… Nereden bakarsak bak ailede kadın da erkek de aynı şiddetin içinde, evde rahatlayayım diyorsun, evde ayrı yoğunluk – tüm bunlar, insanoğlunun bunca yıllık gelişmesine kesinlikle uygun değil.
Ciddi bir çaresizlik var yani gerçekten. Bu yaşam düzeninin bir şeyleri daha iyi yapacağına inanıyorum ben sonuçta boşuna uğraşmıyoruz, bir değer yaratıyoruz baktığında. Ama karşılığında ödediğimiz kişisel bedel her geçen gün artıyor. Kanser türlerinin daha küçük yaşlarda çok daha fazla sayılara ulaşmasından tut, şeker hastalıkları, kalp sıkıntıları, tükenmişlik hepsine baktığınızda bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayabiliyorsunuz.
  • Bireysel anlamda yapılacaklara değil de kurumsal boyutta bakarsak, bu konuda bir şeyler yapılabilir mi sizce?
Bence burada asli görev, kişinin kendisinde. Sonuçta şirketin, çalışanlarının psikolojileri için ciddi çabalar harcamak zorunda olduklarını düşünmüyorum. Ama küresel rekabet şartları çok zorlayabilir evet, ve bunun sonu yok. Ama bireysel anlamda sizin stresle mücadele yöntemleriniz nasıl, iş dışında nasıl bir hayatı yaşıyorsunuz, enerji ve motivasyon kaynaklarınız neler bunlar önemli. Yoksa bu şirket beni hasta etti, hadi beni tedavi edin diye bir şey bence yok bence. Herkes kendisini korumayı bilmeli, nerede çalışıyorsun, nasıl çalışıyorsun, belirli yetkinliklerini geliştirip aranılan çalışan olabiliyor musun, hayattan zevk ve mutluluk alacağın başka işlerle uğraşıyor musun, kendin için ne yapıyorsun bunlar hep önemli ayrıntılar.

Tabii ki şirketlerin hiçbir şey yapması gerekmiyor demek değil bu, bu arada. Benim geçmişteki şirketim inanılmaz sorumlu davranmıştı bu konuda. Dışarıdan profesyonel destek almıştı, hem fiziksel hem de psikolojik anlamda destek sağlıyordu – özel sağlık sigortalarının dışında bir destekti bu. Tabii ki böyle bir şey çalışan bağlılığını, çalışan memnuniyetini artırır. Ama böyle şeyleri daha yabancı merkezli, daha uluslararası büyük şirketler yapıyor. O yüzden kişinin kendisinde daha fazla gücü var kendisi için, bu yüzden önce kendimizden başlamalıyız.
  • O zaman işleri daha da zorlaştırmadan hiç çalışan psikolojisi diye ayrı bir kavram oluşturmadan genel insan psikolojisinden bahsetmek daha mı doğru olur?
Ayrıştırmak gerekebilir bence. Çünkü Ege’nin bir kasabasında yaşayan 30’lu yaşlarında bir kızımızla, Maslak’taki bir gökdelende çalışan 30’lu yaşlarında kızımızın muhtemelen ajitasyon faktörleri farklı olacaktır. Ve muhtemelen Maslak’taki kızımız daha fazla kurşun yiyen olacaktır, günü kurtarmak için sıfır hatayla çalışmak zorundadır zira. Yani yükü daha fazladır. Ama yine de kişinin kendi duruşu, bireysel faktörleri daha etkilidir genel yaşam kalitesinde diye düşünüyorum.
  • Ali Bey, çok teşekkür ederim tekrardan bu anlattıklarınız için. Benim için çok keyifli oldu (bir de sigara böreği vardı, çok da iyi geldi). Kapanışı da bugün ilk gününüz olan yeni projenizden bahsederek yaparsak harika olur.
Ege çocuğu olarak, köyden çıkmış birisi olarak, klasik bir köye dönüş yaşıyorum aslında şu anda. Ben bu konuda çok şanslıyım gerçekten. 10 yaşına kadar hayatım kiraz ağaçlarının altında geçti, muhteşem yoğurtlar, muhteşem tereyağlarıyla geçti.
Urla’nın Barbaros Köyü’nün ovasında 6,5 dönümlük bir yer aldım. Küçük bir ev gibi bir yerde içinde şarap atölyesi, peynir atölyesi ve peynir atölyesiyle birlikte ailece yaşayacağı ve diğer 5 odalı yerinde de misafir karşılayacağız.

Niye ION? (iyon diye okunuyor) – yaklaşık 2500 yıl önce Yunanistan’dan Anadolu kıyılarına gelen İyonyalılar 12 antik kent kuruyorlar. Bu topraklarda yaşayan insanlar Batı Medeniyeti’ni kuruyorlar – ilk çakmağı  onlar çakıyorlar, ilk matematik, ilk felsefe gibi hep başı çekiyorlar ve bu dalgalar Yunanistan’da Yunan Medeniyeti olarak ortaya çıkıyor ve bu da arkasında Roma Medeniyeti’ni oluşturuyor. Arkasından Bizans, Osmanlı diye devam ediyor, yani bu medeniyetin kurucularının toprağına gidiyoruz aslında, daha doğrusu geri dönüyorum.

Değişim yönetimi üzerine danışmanlık yapacağım, coaching/mentoring zaten yıllardır yapmaktayım, keynote speaking var ve bir de şu an 4 tane kitabım üzerinde çalışıyorum.

İlkbahar gibi hayat başladığında, sizleri de orada bekliyor olacağız.


Merak edenler için: http://www.ioncenter.biz 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder